France’s Eurasianist Course*
*Fransa’nın Avrasyacı Rotası
Başlık Amerikalı düşünce kuruluşu RAND Corporation için bir
rapor önerisi. Fransa Cumhurbaşkanlığı için 2022 yılında yapılan seçimler 2000’li
yılların başlangıcından itibaren Fransa’da konuşulmamış düşüncelerin öne
sürüldüğü süreç olarak tarihteki yerini alacak. Avrupa aydınlanması sonrası
coğrafi keşifler, deniz ötesinde egemenlik, sömürgecilik, sanayi devrimi
sonrası gelişen kapitalizm ve sonuçta dönüştüğü emperyalizmin ana merkezlerinden
biri olan, aynı zamanda 1789 devrimi ile “ulus” kavramını insanlığın gündemine
sokan Fransa, artık “gerici” konumda değerlendirilen günümüz egemen güçleri
arasında yeni dünya düzenine doğru baş uzatan ilk ülkelerden olabilir.
Bu seçimlerde Ulusal Birlik Cephesi adayı Marine Le Pen, aynı
2017 seçimlerinde olduğu gibi ilk turda
Emmanuel Macron’un ardından ikinci sırayı alarak ikinci tura kaldı.
Geçmişe bakıldığında, Marine Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen’den önderliği
devraldıktan sonra partisinin politikalarını yumuşattığını, bununla birlikte
bütünleşmiş bir Avrupa’dan değil, Fransız ulus-devletinden yana tavır koyduğunu
görebiliriz. Ulusal Fransa siyasetinde boy göstermeye başladığı 2012 yılından
itibaren de toplumdaki desteğini giderek yükselttiğini görüyoruz. Bu da düşüncelerinin
Fransız ulusunda karşılık bulduğu yönünde değerlendirilebilir.
Karşısındaki Emmanuel Macron ise liberalizmin, yani
ulus-devlet’in karşıt kuramının temsilcisi. Bu durum günümüzde tek
kutupluluktan çok kutupluluğa evrilen dünya düzeninin iki çarpışan gücünün
keskin konumlanmasının Fransa oyun alanındaki göstergesi gibi adeta.
Seçim sonucunda Macron % 58,5’lık bir oy oranı ile bir
oy oranı ile Marine Le Pen’a karşı üstün geldi. Ancak ne kendisi bundan çok
büyük bir başarı gibi söz ediyor, ne de Le Pen tarafında bir moral bozukluğu
var. Macron’un seçim sonrasındaki vurgusu önemli: "Birçok yurttaşımın beni desteklemek için değil, aşırı sağı engellemek
için bana oy verdiğini biliyorum, onlara teşekkür ediyorum.” Marine Le Pen ise aksine bu sonucu büyük bir başarı
olarak görüyor: "Temsil ettiğimiz fikirler
yeni zirvelere ulaştı. Bizzat bu sonuç da muhteşem bir zafer". Sonucu bilmeyen biri söylediklerini dinlese
cumhurbaşkanı seçildiğini düşünülebilir. Bu görüntü ışığında Haziran 2022’deki
parlamento seçimlerini kimin endişe, kimin ise heyecanla beklediğini kestirmek
çok da zor olmasa gerek.
Marine Le Pen’in yükselişi yavaş ve emin adımlarla
gerçekleşiyor. 2011 yılında önderi olduğu Ulusal Birlik Cephesi’nin adayı
olarak girdiği 2012 Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde % 17,9 ile Hollande ve
Sarkozy’nin ardından üçüncü oldu. Sonrasında 2017 seçimlerinde ilk turda
oylarını % 21,9’a çıkartarak bu sefer Macron’un ardından ikinci oldu ve ikinci turda
% 33,9 ile seçimi yitirdi. En son seçimlerde ise ilk turda %23,2, ikinci turda
ise % 41,5 oy oranı ile görünüşte kaybetti ancak oy eğrisindeki yukarı yönelim,
söylemlerinin Fransa halkı üzerinde önemli karşılık bulduğunu gösteriyor.
Macron gibi birdenbire yeni kurulmuş bir parti ile aradan sıyrılarak siyasete
hızlı bir giriş yapmadı. Uzun zamandan beri süregelen bir geleneği olan bir
hareketi güncel koşullara göre yeniden düzenleme iddiasıyla halkta karşılık
buldu.
Macron’un Le Pen ile ilgili dayandığı en önemli propaganda
savı aşırı sağcı olması. Görülüyor ki aynı ülkemizde olduğu gibi sağ-sol
kavramlarının ne olduğu ile ilgili ciddi bir kafa karışıklığı Avrupa’da da var.
Sağ ve sol kavramları, bilindiği üzere yine Fransa’dan köken almaktadır. Devrim
zamanı Fransa’sında monarşi yanlıları parlamentoda başkanın sağında, cumhuriyet
yanlıları ise solunda oturmaktaymış. Dönem koşullarında toplumun bir ileri
noktasının cumhuriyet olduğu düşünüldüğünde “sol” kavramı da ilerleme ile
eşleştirilmiş. Günümüzde ise 2. Dünya Savaşı ve izleyen Soğuk Savaş sonrasında
oluşan tek kutupluluğun en büyük düşmanı ulus-devlet ve bağlı olduğu
milliyetçilik düşüngüsü. Bu nedenle 20. yüzyılın ikinci yarısında emperyalizmin
amacına hizmet etmesi için sol dinsizlik-milliyetsizlik, sağ ise din-milliyet
kavramları ile eşleştirildi ve özellikle ülkemizde bu ayrım iç karışıklıklar
için kullanıldı.
Artık tek kutupluluğun çöktüğü, yükselen Asya ile birlikte
Avrasyacılık düşüngüsü temelinde ortaya çıkan çok kutupluluğun ayak seslerinin
artarak duyulduğu günümüzde bu köhne tanımlama geçerliliğini yitirmiştir, bu
nedenle Le Pen ile ilgili dile getirilen “aşırı sağcı” tanımlaması da havada
kalmaktadır.
Marine Le Pen, bu anlamda solcudur. Söyledikleri hali hazırdaki
tek kutuplu düzenin egemeni için felaket senaryosu gibi: NATO’dan çıkış, AB’den
çıkış, Kırım’ın tanınması. Elbette ki güncel koşullara baktığımızda 2. Dünya
Savaşı sonrasında Soğuk Savaş ile hazırlıklarını yapan, Sovyetler Birliği’nin
çöküşü ile tüm dünyada ağırlığını hissettiren güç ABD, 10 yıl gibi kısa bir
sürede ittifakın önemli bileşenlerinden birinin ellerinin arasından öylece
kayıp gitmesine seyirci kalmayacak, bunu geciktirmek için elindeki tüm
olanakları kullanacaktır. Marine Le Pen’in Fransa’da öncülüğünü yaptığı
fikirlerin bugün yönetime gelmesi için belki henüz erken, zaten bu da seçim
sonuçlarındaki “görünüşteki” Macron yengisiyle ortada ancak her iki taraf da
bilmektedir ki Fransa’nın Atlantik Bağlaşması’ndan kopma olasılığı
yadsınamayacak biçimde gün yüzüne çıkmış ve tek egemen olma savındaki ABD’nin
önemli kalelerinden biri olan Fransa’nın düşme olasılığının ucundan bile
görünmüş olması Washington’da uykuları kaçırmaya başlamıştır. Artık uygarlığın
kadim anakaraları yeniden birleşerek dirilmekte, Avrasyacılık ilkeleri
çerçevesinde çok kutuplu bir dünyaya giden yolun taşlarını döşemektedirler.
Elbette ki bu durumun uzun zaman öncesinden yine bir Fransız
yazar tarafından saptanmış olması da konunun duyarlılığına yakışıyor. Bakalım
ne diyor (Farklı Türkçe çevirileri olsa da özde) Victor Hugo: “Dünyada zamanı
gelmiş bir fikir kadar güçlü bir şey yoktur”.
Görkem Özgen
No comments:
Post a Comment