UFUKTAKİ
SICAK ÇATIŞMA VE TÜRKİYE İÇİN GEREKLİ OLAN TUTUM
Birinci Dünya Savaşı, oluşturduğu
üretim fazlasını satacak sömürge bulamayan Almanya’nın Osmanlı
İmparatorluğu’ndan geride kalanları sömürgeleştirme isteğine karşı İngiltere,
Fransa ve Rus Çarlığı’nın Osmanlı Devleti’ni parçalayarak paylaşma, bu yolla
Almanya’nın yayılmacılığının önüne geçme girişiminin çarpışmasıydı. İkinci
Dünya Savaşı’nda ise Versailles Anlaşması ile boyunduruk altına alınmış
Almanya’nın toparlanıp yeterli güce eriştikten sonra, coğrafi keşiflerle
birlikte neredeyse tüm dünyayı sömürgeleştirmiş olan İngiltere ve Fransa’ya
karşı, kendisi gibi geri planda kalmış İtalya ile birlikte kafa tutmasıydı.
Düşmanlarını umutsuzluğa düşürecek ölçüde de ilerlediler ancak Doğu’da Sovyetler
Birliği (SSCB)’nin direnişi, Batı’da da yükselmekte olan güç Amerika Birleşik
Devletleri (ABD)’nin desteği ile yine yenildiler. İkinci Dünya Savaşı’nın
bitiminden itibaren SSCB ve ABD’nin ülkeleri iki kutba bölerek yönlendirdiği
dünyada, SSCB’nin dağılmasından sonra günümüze dek uzanan süreçte ABD’nin tek
güç olduğu bir düzen oluştu.
Artık bu düzenin de sonuna
gelindiği anlaşılıyor. Birkaç yüzyıldır sömürgeleştirilmiş ülkeler Asya’da,
Afrika’da artık güçlerinin ayırdına varıyor, başlarını kaldırıyor ve geçmişin
yüklerini üzerlerinden atıyorlar. Günümüzdeki gönenç düzeylerine sömürdükleri
toplumların sırtından kazandıkları ile ulaşan kendilerini “gelişmiş” tanımı
içine sokan devletler artık eskisi gibi huzurlu değil çünkü insanlarını rahat
ettirecek gelirleri eskisi gibi elde edemeyecekler. Emperyalistler ilk aşamada
kendi topraklarında ürettiklerini dünyaya satarken bu kazanç onları doyurmaya
yetmeyince satış yaptıkları yerde üretim yapıp yerinde satmayı gündemlerine
aldılar, böylece hem ucuz işgücü kullandılar, hem de taşıma giderlerini
düşürdüler. Kazançları bu biçimde katlansa da uzun dönemde üretimi kendi
topraklarından uzaklaştırmış olmaları kendi zararlarına etki gösterdi. Donald
Trump’un ABD için en önemli politikası da bu soruna yönelikti.
Tarih boyunca çıkan savaşların hep
nesnel bir nedeni olmuştur. Özellikle Sanayi Devrimi sonrası dünyadaki silahlı
çatışmaların çıkış noktasının ekonomik çelişmeler olduğu söylenebilir. Çıkar
çatışmasının görüşmeler yoluyla çözülemediği aşamada silahlar patlar. Elbette
süreç bu patlama aşamasına bir anda yoktan silah ortaya çıkmasıyla değil,
belirli bir süre koşulların olgunlaşması sonrası gelir. Taraflar hazırlık
yapar, birbirlerini yoklar, biri diğerini gözüne kestirdiğinde de kılıcına
davranır. Bu nedenle savaşlar öngörülebilirdir, bir yerde sıcak çatışma olacağı
gelişmeleri doğru okuyan deneyimli gözler tarafından anlaşılır. Aynı
tiyatrodaki “Çehov ilkesi” gibi.
2022’nin dünyasında hızla bir sıcak
hesaplaşmaya doğru gidildiği gözüküyor. Ne var ki ilk iki dünya savaşından
farklı olarak bu sefer her iki taraf da emperyalist değil, bu nedenle olası bir
savaşın tarihte insanlık için ileriye doğru bir atılım olması şaşırtıcı olmaz. 500
yıldır dünyaya egemen olan güç ve şu anki başatı ABD çöküyor. Elbette her dev
gibi çökerken çok gürültü çıkaracak, yüzyıllardır sahip olunan gücün
oluşturduğu kibrin uysalca teslim olacağı düşünülemez. Bu nedenle yıkılacağı
artık kendi kafasına da dank ettiği aşamada saldıracaktır. Şu an bunun
hazırlıkları yapılmaktadır.
Çin’in büyük yükselişi, Rusya’nın
imparatorluk köklerini anımsaması, Türkiye’nin zincirlerini kırmasıyla artık
karşılarında korkmaları gereken bir güç var. Asya’nın devlet birikimi olan
ulusları, emperyalist Batı gibi kendisinden olmayanı aşağı görmediği için, bir
arada eşit biçimde paylaşarak yaşamayı yeryüzünde yayacaklar. Emperyalist
Batı’nın karşısındaki çatı güç Avrasya. Avrasya bir coğrafyayı yansıtmıyor
aslında, sadece gücün çekirdeği Avrasya’da olduğu için bu adı almış, yoksa
emperyalizmin karşısına dünyanın neresinde çıkarsanız çıkın orayı da Avrasya
sayabiliriz. Avrasya tek bir güç olarak var, bileşenleri de kendi içlerinde
eşit. Çatışma buradan kaynaklanıyor; Her şeyi kendine isteyen Batı ile
paylaşmak isteyenin karşıtlığı.
Bu iki güç arasındaki çelişme,
üçüncü büyük savaşın çıkış noktası olacaktır. İlk göstergelerini Rusya’nın
Ukrayna operasyonu ile veren bu savaşın bir sonraki aşamasında Türkiye ile
Yunanistan arasında çıkacak bir çatışma hiç şaşırtıcı olmaz. Yıllardır uluslararası
kurallara aykırı bir biçimde silahlandırılan ama aslında Lozan Antlaşması
uyarınca askersiz olması gereken adalar, ABD-Yunanistan arasındaki askeri
güvenlik anlaşması, ABD’ye Yunanistan’da verilen üsler, Dedeağaç’taki yığınak,
bunun yanında Irak ve Suriye’nin kuzeyinde kukla devlet düşleri gören terörist
örgütlenmeler, Doğu Akdeniz’deki konumlanmalar hep bizim ön cephesinde
olduğumuz Avrasya’ya yapılacak saldırının hazırlıklarıdır. Son olarak Almanya
Başbakanı Olaf Scholz tarafından Almanya’nın silahlanma bütçesinin 100 milyar
Avro’ya arttırıldığı duyuruldu. Yukarıda özetlediğim gelişmelerle birlikte
değerlendirildiğinde bu hamle uyarıcı olmalıdır.
Türkiye bu aşamadan sonraki
hazırlığını uzun sürecek ve ağır saldırılara karşı koymak zorunda olacağımız
bir savaşa göre yapmalıdır. Bu hazırlık çok boyutlu olmalı, dış politika, savunma,
ekonomi, beslenme, sağlık ve toplumun hazırlanmasını kapsamalıdır.
Tümü önemli olmakla birlikte, bu
savaş öncesi yapılacak en önemli hamle Türkiye’nin saflaşma içindeki tarafını
açıkça ortaya koyması olacaktır. Bu, toplumun bilincini de arttırır. Güncel
durumda Türkiye’nin bağımsız bir güç olarak gerek askeri, gerekse ekonomik
açıdan kendini savunması olanaklı değildir. Güç dengeleri artık olanak
vermektedir ve bu yönde hızlı adım atılması yaşamsal önemdedir.
Türkiye’nin ayaklarındaki iki
pranga Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) üyeliği ve Avrupa Birliği (AB)’ne
üyelik sürecidir. AB sürecinin hayatın içindeki karşılığı ise Gümrük Birliği
(GB) olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’de
kimsenin karşı çıkamayacağı üzere NATO, ülkemizin düşmanları ile işbirliği
içindedir ve bizi desteklemek bir yana dursun, bu düşmanlarla gerektiği gibi
savaşabilmemizi bile engellemeye çalışmaktadır. Çıkarlarımıza böylesine zararlı
bir örgütün içinde kalmak da açıkça savunulamayacağından “Türkiye’nin NATO
içinde kalarak kendisini NATO’dan korumasını sağlamak” gibi deli saçması
öneriler Türk’ü Batı’dan aşağı gören, öz benliklerine saygı duymayan Batı
tutkunları tarafından sürekli dile getiriliyor. Oysa NATO’dan çıktığımızda
nesnel koşullar gereği çok daha büyük bir bağdaşma içine (Avrasya) içine
gireceğimizden NATO’nun bize karşı hemen saldırgan bir tutum içine giremez.
Gelecekte bir saldırı söz konusu olsa bile bu saldırıyı tek başımıza değil,
Avrasya’daki dostlarımızla birlikte göğüsleyeceğimiz kesindir.
En az NATO kadar önemli olan başka
bir konu da olası savaş ortamında çıkacak ekonomik sorunların göğüslenmesidir.
Bu ancak kendi kendine yeten bir üretim döngüsü ile sağlanabilir. Sözde AB
üyeliğinin ilk aşaması olarak gösterilmeye çalışılan ancak temelde Türkiye’nin
üretim gücünü baltalamayı amaçlayan GB bizim yumuşak karnımızı oluşturuyor. GB
varlığında üretimin geliştirilmesi düşünülemez. Güncel koşullarda
üreticilerimizin hedefi dünyayla yarışma değil, kendi toplumumuzun
gereksinimlerini karşılamak olmalıdır. GB’den çıkma görüşüne karşı en belirgin
sav dışsatımımızın önemli bir kısmını Avrupa’ya yapıyor olmamız. Bu doğru olsa
da olası bir savaş durumunda Avrupa ile olan alışverişimizin çok büyük oranda
düşeceğini öngörmek için yeterli veri var. GB anlaşmasından çıkılmalıdır. Her biçimde dışsatımı ana hedef olarak görmek
bırakılmalı, sanayi ve tarım üretimi ülke ihtiyaçları öncelik verilerek
planlanmalıdır. Oluşabilecek üretim fazlamız için ise farklı dışsatım pazarları
bulmak şimdiden uygulamamız gereken bir strateji olmalı. Koşullar buna
uygundur. Avrupa Parlamentosu’nun 5 Mayıs 2022 tarihli Osman Kavala davasının
sonucu ile ilgili yaptığı açıklamada Türkiye’nin bu kararla kendisine AB
kapısını kapattığı bildirilmiştir. Bu amacın açıkça ortaya konmasıdır ve bundan
yararlanmalıyız.
Rusya ve Ukrayna arasında Donetsk
ve Luhansk bölgelerinin özerkliği ile ilgili olarak yapılan Minsk Anlaşması
2014 tarihli. Ukrayna tarafından anlaşmanın koşullarına uyulmaması ve bu
bölgelere saldırıların sürmesi nedeni ile sekiz yıl sonra 2022’de Rusya başka
çıkar yol kalmadığını düşünerek önce bağımsızlıklarını ilan ettirdi, sonra da
bunu korumak için Ukrayna operasyonunu başlattı. Demem o ki, koşulların olgunlaşması
zaman alıyor. Şu an yapılan askeri yığınaklara karşın özellikle hava gücünde
Türkiye’nin Yunanistan’a önemli bir üstünlüğü var. Bunu özellikle kendi
ürettiğimiz insansız hava aracı (İHA), silahlı insansız hava aracı (SİHA) ve
taaruzi insansız hava aracı (TİHA) varlıklarına bağlayabiliriz. Projesinden
çıkartıldığımız F-35 uçaklarının bize verilmemesi, Yunanistan’ın bu uçakları
istemesi, ABD tarafından Yunanistan’ın hava gücünün arttırılması amacını
taşıdığını düşünmek akla oldukça yatkın. Lockheed-Martin verilerine göre bir
uçağın siparişi sonrası bütünüyle kullanılır hale gelmesi yaklaşık 30 ay, yani
bugünden yarına ani değişiklikler beklenemez ancak 2030 yılına dek, gözleri
kestiği an Yunanistan’ı üzerimize salacaklardır. Bizim için önemli olan, bu
duruma gerek askeri, gerekse ekonomik olarak hazırlıklı olmaktır.
Türkiye’nin geleceği Avrasya’dadır.
Bu süreci destekleyecek adımlar ne kadar hızlı atılırsa, yaşayacağımız kayıplar
o oranda az olacaktır.
Görkem Özgen
17.06.2022
No comments:
Post a Comment